"... Ama hiçbir şeyi halka açık yerlerde sigaranın yasaklanmasından önceki dünyayı özlediğin kadar çok özlemiyorsun. On altı yaşındaki ilk sigarandan (Washington'da, arkadaşlarınla Kennedy'nin cenazesine gittiğin gün) geçtiğimiz binyılın sonuna kadar -sadece birkaç istisna dışında- canının çektiği yerde sigara içmekte özgürdün. En başta lokantalarda ve barlarda, ama aynı zamanda üniversite sınıflarında, sinema balkonlarında, kitap ve plak dükkânlarında, doktorların bekleme odalarında, taksilerde, stadyumlarda, kapalı spor salonlarında, asansörlerde, otel odalarında, trenlerde, şehirlerarası otobüslerde, havalimanlarında, uçaklarda, terminalle uçak arasında gidip gelen otobüslerde. Dünya sigara yasağı getiren baskıcı yasalarla belki daha iyi bir yer oldu, ama bir şeyler yitirildi, o yitirilen (rahatlık duygusu mu? insan zaafına gösterilen hoşgörü mü? şenlik mi? bağnazca çile çekmek zorunda olmamak mı?) her neyse onu özlüyorsun işte."İnsan başkalarının sigara dumanında zehirlenmeyi niye özler ki? Ya da hastanelerde bile sigara içilebilen zamanları nasıl özlemle anar? Demeyin! Nostalji öyle bir şeydir ki, geçmişte sizi çileden çıkaran, hayatınızı zorlaştıran bir şeyi bile, bugün allayıp pullayıp rüyalarınıza sokabilir. Kim bilir belki bundan bir 40 yıl sonra Serdar Ortaç ölüp benim düşlerimde bir badem gözlüyü oynayabilir.
O zaman gelene kadar benim nostalji merakım, şaşıracak bir şeylerimiz olduğu günlere dair... O günlerin sonuna da olsa, yetişmiş sayılırım hani. Sevdiğimiz her on kişiden ikisinin deniz aşırı memleketlerde kendilerine yeni bir yaşam kurmaya başlamasına üzüldüğümüz sıralarda, Skype'ın hızır gibi imdâdımıza yetiştiği zamanlar gibi. Erasmus için Almanya'da olan kuzenimle konuşurken anneannemin "şimdi o da bizi duyuyor mu?" demesi kendimi bir Vizontele hikâyesi içinde hissetmeme sebep olmuştu.
Ya da daha geri gidecek olursak, interneti yeni keşfettiğimiz zamanlar -henüz doğru dürüst bir arama motoru bile yokken- hangi siteye gireceğimizi şaşırdığımız günler... Daha da öncesinde televizyonda gördüklerimize hâlâ şaşırdığımız zamanlar vardı. Büyükanneanneme Kemal Sunal'ın ölümünden sonra yayınlanan her filminde, nasıl olup da kendisinin hayatta olmadığı hâlde ekranda olabildiğini tekrar tekrar açıklamaya çalışmamız gibi...
Koskocaman bir uçağın, üstelik o kadar yolcu ve bir o kadar da bavulu taşırken, havada durabilmesine, sonrasında da sağ salim yere inebilmesine şaşırdığımız zamanlar vardı. İşte ben uçağın tekerleri yere değer değmez alkışlamanın henüz görgüsüzlük sayılmadığı o körpe zamanlarımızı özlüyorum.
Asıl yazma meramıma gelecek olursak, bunca gevezeliği The Artist'in de bizim yetişemediğimiz başka heyecanlı zamanlara dair bir film olduğunu söylemek için yaptığımı fark edeceksiniz (Buna rağmen hâlâ okumaya devam ediyorsanız bana katlanmakta benden daha başarılı olduğunuzu söylemeliyim. Bazen ben bile dönüp yazılarımı okumaya çalıştığımda lâf kalabalığıma tahammül edemiyorum). Sinema henüz salonlardan çıkıp evlerimize girmemiş; dahası renklenmemiş ve seslenmemiş. Salonları hıncahınç dolduran seyirciler sessiz filmleri bir orkestra eşliğinde, tezahürat hâlinde izliyorlar.O dönemin bir yıldızı olan George Valentin (Jean Dujardin) tam da rabbim filmlerinde tap dance'ine eşlik edecek bir diğer yıldız Peppy Miller'ı (Bérénice Bejo) karşısına çıkarmışken, gâvur dublaj denen teknolojiyi buluyor ve sesli film dönemi başlıyor. George sinemanın sesli olmasını kabullenemiyor; dahası sesli sinemada başarılı olamayacağına inanıyor. Sesli film yapmayı reddetmesiyle de kariyerindeki hızlı düşüş başlamış ve çiçeği burnunda yıldız Peppy ile de yolları ayrılmış oluyor. Hikâyenin bundan sonrası çok tahmin edilemez değil. Dönemin melodramlarını aratmayan bir sessiz film izliyoruz.
Hikâyeye aşinalığımızı bozan tek bir sahne var. O da George'un sessiz boyuttan sesli boyuta geçtiğini anladığı kâbus sahnesi. Adı üstünde, "film izlemek" sadece görme duyumuzla ilgili bir eylemken birdenbire kulaklarımız da devreye giriyor. Günümüzde nasıl algılayabileceğimizden onlarca kat fazla mesaja maruz kalmak alıcılarımızın ayarıyla oynuyorsa, film izleme eyleminin içine dinlemenin dahil olması da George'un algılarını zorluyor. İşbu sahne, sessiz film severlerin bile ezberini bozacak bir manevra kazandırıyor hikâyeye. Filmin tek eksiği de bu manevra ile girdiği yoldan devam etmemesi.
Yine de bu ayrıntıya takılıp tadımızı kaçıracak değilim. Çünkü renklerden arınmış bir perdenin duruluğunu, seslerden arınmış bir salonun huzurunu unutturamayacak, kadı kızında da olacak cinsten bir kusur bu. O kadar ki, kucağımdaki çantanın içinde titreyip duran telefonum olmasa -dudağımın üstündeki benim de hazır- 1920'lerin göbeğindeyim. Filmi kahkahalarla izliyorum, George ve Peppy'nin dansına eşlik ediyorum ve tabii ki de "The End" yazısını görür görmez alkışlıyorum. Tıpkı eski zamanlardaki gibi...
























